İnsanlık: Köklerden Geleceğe Uzanan Bilinmezlik

İnsanlık nereden gelip nereye gidiyor? Tarihin bilinmeyen katmanları, kayıp medeniyetler, teknolojinin gölgesinde sorgulanan gerçeklik… Bu yazıda geçmişin sisleriyle geleceğin belirsizlikleri arasında düşünsel bir yolculuğa çıkıyoruz.

İnsanlık ne zamandan beri var dersiniz?

Dini metinlere göre insanlık Adem ve Havva ile başlar; yaratılışın ilk halkasıdır onlar. Ancak bu başlangıcın tarihi, bilimsel ölçülerle kesin olarak belirlenemez. Bilim insanları, modern insanı Homo sapiens olarak sınıflandırır ve yaklaşık 300.000 yıl öncesine tarihlendirir. Peki bu noktada başlayan “insanlık”, gerçekten bildiğimiz şekliyle mi var oldu?

Tarihi Araçlarla İnsanlığın İzini Sürmek: İnsanlık tarihini çözümlemek; arkeoloji, antropoloji, genetik, epigrafi, dilbilim, paleografi ve daha birçok bilim dalının ortak çabasıdır. Yine de bu çaba, büyük ölçüde yazının icadıyla başlayan kayıtlı tarih ile sınırlıdır. Bu sebeple, insanlık tarihinin %90’ından fazlası, karanlık bir bilinmezlik perdesiyle örtülüdür.

Taştan Silikona: Gelişmenin Yolculuğu: İlk insanlar binlerce yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Mağara duvarlarına çizilen resimler, ilk dilsel izler ve basit aletlerle başlayan yolculuk, zamanla tarıma, yerleşik hayata, sonra da sanayi ve bilgi çağlarına ulaştı. Bu gelişimi; Yuval Noah Harari’nin ifadesiyle “hayal gücüyle kurulan ortak mitler” birleştirdi. Yazı, para, din ve hukuk gibi soyut kavramlar, insanı doğadan koparıp uygarlık inşasına yönlendirdi (Sapiens: A Brief History of Humankind).

MÖ 3000’lerden itibaren başlayan Antik Çağ, ardından gelen Orta Çağ ve sonrasında yaşanan Yeni Çağ ile birlikte insanlık, bilgiye ve güce daha fazla erişmeye başladı. 1800’lerden itibaren başlayan Yakın Çağ ise sanayi devrimiyle birlikte çığır açtı. Şimdi ise dijital çağdayız. Gelişmeler artık yüzyıllar değil, anlar içinde yaşanıyor.

Piramidin Gölgesinde Kalan Bilinmezlik: Tarih boyunca yapılan bazı yapılar, bugün bile hayret uyandırıyor. En bilineni: Mısır Piramitleri. Hâlâ “nasıl” sorusuna kesin cevap verilemiyor. Göbekli Tepe, Nan Madol, Sacsayhuamán gibi yapılar da kendi dönemlerinin çok ötesinde mühendislik becerileri barındırıyor. Bazı yapılar o kadar eskidir ki, karbon testleriyle bile yaşları net ölçülemiyor.

Bu durumda haklı olarak şu soru doğuyor: Medeniyet gerçekten çizgisel bir şekilde mi gelişti? Yoksa döngüsel ve bilinmeyen medeniyetlerin ardında mıyız?

Kur’an’da geçen “helak edilen kavimler” anlatıları, bu soruya farklı bir perspektif sunar. Tufanlar, kıyametler, toplumsal çöküşler… Belki de insanlık defalarca sıfırlandı, belki de dünya kendini birçok kez yeniden başlattı. Modern teknoloji, bu olasılıkları bilim kurgu olmaktan çıkarıp makul ihtimaller hâline getiriyor.

Teknoloji, Gerçeklik ve Simülasyon: Teknolojinin geldiği noktada, “gerçeklik” sorgulanır hâle geldi. Oxford Üniversitesi’nden Nick Bostrom’un ortaya attığı Simülasyon Teorisi, yaşadığımız evrenin bir bilgisayar programı olabileceğini öne sürer. Gördüğümüz her şey; hissettiğimiz duygular, acılar, mutluluklar – bir yazılımın ürünü olabilir mi?

Bu düşünce, Mevlânâ’nın “Beden candan ayrı değil ama can, bedenden başkadır” sözüyle birleşince; insanın varlığına dair hem manevi hem de teknik bir ikilem doğuyor.

Bilinmeyen Kökler, Belirsiz Ufuklar: İnsanlık, geçmişini tam olarak çözebilmiş değil. Geleceği ise yalnızca varsayıyoruz. Şu an yaşadığımız dünyada, el birliğiyle doğayı yok ediyor; çocuklarımıza çölleşmiş ya da buzlarla kaplı bir dünya bırakma riskini taşıyoruz.

Belki de, daha önce olduğu gibi, dünya yine bir “sıfırlama düğmesine” basacak. Ya da dinlerin bildirdiği gibi, “kıyamet” vakti geldiğinde gerçek başlangıç yapılacak.

Peki Gerçekten Yaşıyor muyuz? Yoksa henüz uyanmadık mı?

Ve belki de son söz:

Bedenle sınırlıyız ama varlığımız sonsuz bir yazılıma bağlı; Belki yaratılış bir koda gizli, Belki kodun ta kendisi yaratılışın kendisi.


Dipnotlar:

  1. Yuval Noah Harari, Sapiens: A Brief History of Humankind, 2011.
  2. Nick Bostrom, “Are You Living in a Computer Simulation?”, Philosophical Quarterly, 2003.
  3. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, Beyit 2145.
  4. Arkeolojik referans: Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: A Stone Age Sanctuary, 2012.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑